16 Haziran 2011 Perşembe

Derin yalnızlıklardan, iç üşüten yazlardan, o ana dek hayatımızın "o an"ını beklemekten sıyrılıp olanca karanlıkta parmak uçlarıyla gözlerimizi bulduktan hemen sonra aynı adımlarla, aynı avuç içleriyle, aynı sabırla, aynı umutla -hani tükenmeyen- bekledik. Ardında bütün soluduklarımızı barındırdığımız camlardan birbirimize değemeden sarkıttığımızda kendimizi belden aşağı, yalnızca duyduk.

Oysa bilirdim ki çok sevdik. Şimdi içimdeki bu Ortaçağ dogmasıyla senin yokluğunu düşünmek böylesine yakınken ağlatmıyor! Hoş geldin.

28 Mayıs 2011 Cumartesi



          Öylesine korkuyordu ki yolun ucunda çukur olmasından, o çukura hapsolmaktan. Gün dönüp yol tükenince, düşünceyi durduramayıp sendeledi boşluk yönünce. Bir yanı korkusunda, bir yanı tutkusunda kaldı.

      İrade halatlarına tırmanıp gök kubbeden keşfedince kendini - içi el vermediğinden belki- ellerini tutsak etti özgürlüğe.
                               Havada asılı kaldı.                              Yoktu.

10 Şubat 2011 Perşembe

Ahmed Arif de öldü ve ben belki bu yüzden uykumdan "insanlar ırak" diye uyanıyorum zaman zaman..

9 Şubat 2011 Çarşamba

Her şeyden bir parça toparlayıp atsam evrene denk bir kazana, sırtını sıvazlasam, kaçsam kaçabildiğimce ve ağlasam göz kapaklarım elverdiğince/ her şey bitse. İki timsahın sırtına sekiz minik kalp odacığı..

7 Şubat 2011 Pazartesi

duygular aralıksız, anlamsız..

5 Şubat 2011 Cumartesi


  ağzı büyüten kelimelerden sızan bu ağır aksak karanlıkta eskisi gibi yazılamayan, öyle derinden/ iç çekişerek ağlatmayan.. dapdar kirişten ıslak bez sarkıtma çabasını, selin dibinden fışkıran kumunu, günün en anlamsız saatinde ansızın geleni, içinden çekip çıkaramayacağın bütünlük barındıran melodisini, 12 telinden parmaklarına fırlayıp zamanı düzleştireni, takvimi oyanı
  
   gideli de çok olmadan hani, özledim!